24 Ağustos 2020 Pazartesi

Çok Taraflılık (Multilateralism), İklim Değişikliği ve Covid-19

 

Çok Taraflılık (Multilateralism), İklim Değişikliği ve Covid-19

 

Merhaba Dostlar,

Covid-19 pandemisinin ülkemizde görülmeye başladığı günden beri yoğun akademik çalışmalarım nedeniyle blog sayfama yeterince zaman ayıramamıştım. Bu uzun aradan sonra küreselleşme üzerine yazılarıma devam ederken Covid-19 ve değişen dünya politiği konusuyla devam etmek istedim.

Neredeyse yüzyıla varan çok taraflılığın (multilateralism) temsilcisi olan düzen ve statüko artık kendi kendini sorgulamaya başlıyor. Aslında sorun 20. yüzyılın kapanmasıyla başta Birleşmiş Milletler ve onun kurumları olmak üzere Bretton Woods yapılarının işlevini yerine getirememesi ve değişen dünya sorunlarına çözüm üretememesiyle başladı.  Bu verimsizliği simgeleyen bilinen bir kronik sorunumuz var: küresel iklim değişikliği. Çok taraflılığın sağladığı imkanlar, iklim değişikliğinin bilimsel temellere oturmasını sağlasa da mücadele için gerekli olan sorumluluk paylaşımının ve çabaların adil bir şekilde dağıtılmasında yetersiz kaldı. Çok taraflılık çerçevesinde Birleşmiş Milletler ülkelere bu sorunun çözümünde bir platform oldu ancak gündem belirleyen ve sorun çözen bir aktör olmak gibi bir söylemi de duyulmadı. Aktörler, dünya siyasi gündeminin belirleyicisi, yöneticisi ve sonlandırıcısı olan hegemon güçlerdi. Bu sorun çözülemediğine göre Kindleberger’in teorisindeki gerçek bir küresel lider ve güç eksikliği bunlara neden oluyordu. Aktör olmayan ama iyi bir araç olan Birleşmiş Milletlerin, onun alt kuruluşları ve çok taraflı anlaşmaların iklim değişikliğiyle mücadeleden iki temel  beklentileri vardı. İlki bu sorunun çözülmesi, ikincisi bu sorunun Birleşmiş Milletler platformlarında çözülmesi. Sorunun doğru tanımlanmasından çözümüne, yöntemlerin onaylanmasından finansman akışına kadar her şeyde Birleşmiş Milletler dili kullanması gerekiyordu. Sorunun çözümü geç olsun ama bu dil kullanılarak olsun idi… Ve nihayet 2015 yılında Paris Anlaşması kabul edildi. Bu anlaşma aslında Birleşmiş Milletler platformundu sağlanan çok taraflılığın en son göstergesiydi. Tabi ki Birleşmiş Milletler altında pek çok kararlar alınmaya devam etti ancak tüm ülkeleri ilgilendiren Paris Anlaşmasının gerektirdiği değişim ve dönüşüm ihtiyacı gibisi olmadı bir daha. Küresel gündem 2015’de çok taraflılık ilkesini son kez müşahede etti. Fakat bu sondu. Bir yıl bile geçmeden 2016 yılında ABD yönetimi değişti ve Paris Anlaşmasından çekildiğini BM’ye resmen bildirdi. Küresel iklim değişikliği adına film bir kez daha koptu… Kindleberger’in teorisinden gidecek olursak ya yeni bir lidere ihtiyaç vardı ya da yeni bir gezegene…


Yenilikçi fikirler, çok taraflılığı güçlendirme (ya da yaşatma) adına girişimler ve sosyal medyadan alınan desteklerle bireysel inisiyatifler (Örneğin Greta Thunberg) ve örnek çoğaltma girişimleri artarken hiç beklenmedik akut bir küresel sorunumuz oldu: Covid-19.  Aslında ilk başlarda dünya bilinen küresel salgınlara İspanyol Gribi, H1N1, MERS, SARS gibi Dünya Sağlık Örgütü üzerinden hızla yanıt vereceğini bekliyordu ya da sanıyordu. Ayrıca Covid-19’un kontrole alınacağına ve ilerleyen tıp ve teknolojiyle zararın minimumda tutulacağı varsayılıyordu.  Ancak çok hızlı yayılan ve tüm ülkeleri etkisi altına alan Covid-19 küresel bir felakete dönüşmüştü bile. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, en az gelişmiş ülkeler hepsi ansızın bu krize hazırlıksız yakalandı. Ardından tüm ülkelerin ekonomileri bu küresel krizden olumsuz etkilenmeye başladı. Gelişmiş ülkeler Covid-19’un etkilerini önceleri 2008 küresel finansal kriz ile karşılaştırdı. Sonraki günlerde durumun daha ciddi olduğu ve 2008 krizinden bile kötü olduğu anlaşılınca 1929 Büyük Buhran ile karşılaştırılmaya başlandı. Evet kriz çok büyüktü. Birleşmiş Milletler ve onun alt kuruluşu olan Dünya Sağlık Örgütü yetersiz kalıyor, kabak yine küresel ölçekte çok taraflılığın görünen simgesi haline gelen Birleşmiş Milletlere patlıyordu. Birleşmiş Milletlerden beklentiler büyüktü. Oysa unutulan ya da konuşulamayan bir gerçek vardı: Birleşmiş Milletler bir platform, ortak bir dil, idealler filminin bir kitabı ve gündemin takip edildiği çok koltuklu büyük bir salon. Birleşmiş Milletler gerçek anlamda bir aktör ya da lider değil. Peki aktörler ya da liderler kimdi? Neden bir şey yapılamıyordu? Yoksa küresel ölçekte lider/liderlik mi değişti? Ya da lider/liderlik yeterli değil mi?

Peki buradan resim nasıl görünüyor: Küresel sorunlara çözüm olunamayan bir dünyada ve Birleşmiş Milletlerin zayıfladığı küresel bir sistemde ne ABD ne de AB ülkeleri üste rol kapabilirler. Çünkü onlar Milletler Cemiyetinden Birleşmiş Milletlere giden çok taraflılık patikasının taş döşeyicileri. Çin zaten Covid-19’u geç raporlaması ve yeterince önlem almaması nedeniyle ABD tarafından suçlanarak sorumlu tutulmakta. Ayrıca süregelen ticari savaşlar nedeniyle istemediği halde verimsiz ve yararsız gündemlerin içinde yorulmakta. Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Brezilya ise küresel salgının azalmasını beklemekte, bu nedenle kısmen pasif konumda yer almakta. Latin Amerika, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi zaten hep bilindiği konumunda. Rusya ise Covid-19’a ilave olarak düşen petrol ve doğal gaz geliri nedeniyle ilave bir şok yemiş durumunda. Kısacası çok taraflılığın gereğini sağlayacak olan tüm sandalyeler Covid-19’un etkilerini yönetebilme yetisine henüz kavuşamadılar.

Covid-19 pandemisi akut bir sorun olarak sürekli gündemdeyken, bildiğimiz kronik sorunun yani küresel iklim değişikliğinin hem insan hayatı hem de ekonomi üzerindeki etkisinin Covid-19’dan daha yıkıcı olacağı ifade ediliyor. Bu demek oluyor ki, kısa dönemli olarak yaşanan Covid-19 sorunu çözülse bile, etkin ve verimli çok taraflılık ihtiyacı artarak devam edecek. O zaman dünyanın yaşanabilir bir yer olması için insanlığın yeni bir platforma şimdikinden daha çok ihtiyacı olacağa benziyor…