16 Aralık 2020 Çarşamba

 

İnsani Gelişme Raporunda Geç Kalınmış Bir Hesaplama: GİGE

 

İnsani Gelişme Raporu-2020, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından 15 Aralık 2020 tarihinde yayınlandı.

Bu rapor, tüm ülkeleri ortak gelişmişlik endeksi yoluyla karşılaştırıyor. Bu endekse de İnsani Gelişme Endeksi deniyor. Sağlık, eğitim ve gelir bu endekse altlık oluşturan üç  endeks bileşenleri niteliğinde. Esasen çok karmaşık olmayan basit hesaplanabilir bir istatistiki yöntemle İnsani Gelişme Endeksi hazırlanıyor. Bu endeks hakkında hesaplama yöntemi ve kullandığı göstergeler bakımından pek çok eleştiri olsa da “ortak” bir amaç arandığı için bu teknik kısımlara girmek istemiyorum.

Tüm ülkelerin bu endeks yoluyla her yıl ilerlemeleri veya gerilemeleri ilan ediliyor…

1990 yılından itibaren hazırlanan ve dünya kamuoyuna açıklanan bu raporun 2020 yılı versiyonu iki önemli yenilik içeriyor. İlki, COVID-19’un yaratmış olduğu dışsal şokun ülkelerin gelişmelerindeki etkisini göstermesi ve buna bağlı olarak COVID-19’dan öğrenilen/öğrenilecek derslerin diğer küresel sorunların çözümünde de uygulanması gerekliliği. Bu vurgu bence yerinde hatta daha kuvvetli de olabilirdi. İkincisi de “Gezegensel Baskılara Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi (GİGE)” olarak isimlendirilen yeni bir endeksin tanıtılması. 2020 yılı raporu ile İnsani Gelişme Endeksine ilave olarak yeni bir hesaplama ile üretilen GİGE iki alt endekse dayanmakta. Birincisi kişi başına düşen CO2 emisyon endeksi (üretim bazlı emisyon hesaplama yöntemi kullanılmış), ikincisi de kişi başına düşen malzeme/ürün/madde ayak endeksi. Bu iki alt endeksin aritmetik ortalaması alınarak İGE ile çarpılıp “Gezegensel Baskılara Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi (GİGE)” elde ediliyor. Böylelikle hep unutulan çevre ve iklim değişikliği boyutunun insani gelişme sıralamasına etkisi hatırlanmış oldu. İlk defa bu yeni endeks ile bu eksik biraz da olsa kapatılmış görünüyor.



Açıkça ifade etmek gerekirse GİGE çok geç kalınmış bir çalışma niteliğinde. 1987 Ortak Geleceğimiz Raporundan itibaren sürdürülebilir kalkınmanın, çevre ve iklim değişikliği bileşeni olmadan sağlanamayacağı hep bilinen bir gerçekti. UNDP bu gerçeğe ve gerekliliğe rağmen 1990 yılında yayınladığı ilk raporundan 2019 yılındaki rapora kadar çevre, gezegen ve iklim değişikliği ile ilgili unsurları İnsani Gelişme Endeksine entegre edememiştir. Oysa UNDP, küresel ölçekte sürdürülebilir kalkınmanın ana kolaylaştırıcısı. 2000-2015 yılları arasında Binyıl Kalkınma Hedefleri (Millenium Development Goals) ve 2015’ten itibaren de Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin toplumlar, ülkeler, bölgeler ve küresel ölçekte ana savunucusu hatta odak noktası haline gelmeye çalışmıştır. UNDP sürdürülebilir kalkınma konusunda o kadar içselleştirildi ki çoğu ülkede iyi niyet elçileri ve kampanyaları bile inisiyatif olarak yürüttü. Ancak UNDP’nin esas çıktılarından olan İGE raporunda çevre, iklim değişikliği, sınıraşan sorunlar, karbon ayakizi, ekosistem hizmetleri vs. vs. vs. pek dikkate alınıp hesaplanmadı. Diğer bir ifade ile sürdürülebilir kalkınmanın birinci ve en önemli bileşeni olan çevre İnsani Gelişme Endeksinde yer almamıştı.

Şimdilik GİGE hesaplaması, çevre ile ilgili iki gösterge olan kişi başına düşen CO2 emisyonu ve madde ayak izi endekslerinin göz önünde bulundurulması açısından olumlu bir katkı olarak görülebilir. Ama yetmez….

 

27 Kasım 2020 Cuma

John Kerry ve Yeniden İklim Değişikliğiyle Mücadele

 


Küresel iklim değişikliğinin ana nedeni başta sera gazı emisyonları, arazi değişimi / tahribatı ve ormansızlaşma gibi insan faaliyetleridir. İklim değişikliğiyle mücadele için uluslararası ölçekte atılan ciddi adımlar 1988 yılında Dünya Meteoroloji Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler Çevre Programının ortak girişimi ile kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ile başlamıştır. Bu panel hazırladığı bilimsel raporlar ile karar vericilere iklim değişikliği konusunda doğru ve yönlendirici bilgiler sunmaya çalışmıştır. IPCC ilk raporunu 1990 yılında yayınlamış olup bu rapor 1992 yılında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında (Rio Konferansı) Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) kabul edilerek imzaya açılma sürecine altlık oluşturmuştur. BMİDÇS’ye yeter sayıda ülkenin taraf olmasıyla BMİDÇS 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Sera gazı emisyonlarının azaltılmasında gelişmiş ülkelerin sayısal taahhüt alması amacıyla hazırlanan Kyoto Protokolü de 1997 yılında kabul edilmiş ve 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. BMİDÇS’yi bir anayasaya benzetecek olursak, Kyoto Protokolü bir yasa nev’inde küresel iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlamak için tasarlanmıştır. Kyoto Protokolünün 1997 yılındaki mimari yapısını oluşturan ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gelmiştir. ABD’de o dönem Demokratlar yönetimindeydi ve Al Gore iklim değişikliğiyle mücadeleyi içselleştirmiş Başkan Yardımcısı rolüyle bilinmekteydi. 2000 yılında, ABD yönetimine Cumhuriyetçilerin geçmesi ve Al Gore’un Başkanlık seçimini kaybetmesi sonucunda iklim değişikliğinin öncelikli durumu ABD’de geri düşmüş oldu. 2000-2008 yılları arasında Bush Yönetimi Kyoto Protokolüne taraf olmadığı gibi iklim değişikliğiyle mücadele için kayda değer bir federal düzenleme de yapmamıştır. 2008 yılında Demokrat lider Obama’nın yönetime gelmesiyle iklim değişikliği tekrar ABD’de öncelikli konu olmaya başlamıştır. Obama ilk iş olarak İklim Özel temsilcisi olarak Todd Stern’i atamış ve bu konuda kararlılığını göstermiştir. Todd Stern daha önce de Clinton döneminde Al Gore ile birlikte iklim değişikliği alanında çalışmış deneyimli bir müzakereciydi. Aynı dönemde uluslararası iklim müzakerelerinde yeni rejim arayışları vardı. 2007 yılında kabul edilen Bali Eylem Planı ile gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler ilkelerine göre emisyon azaltımında/sınırlandırmasında bulunma gereği ortaya çıkmıştır. Uluslararası iklim müzakereleri bu küresel sorunun ancak küresel ortak çözümlerle son bulacağını deklere etmiştir. 2008 ila 2016 yıllarında Obama yönetimi gerek iklim özel temsilcilerini atayarak gerekse dış politika argümanlarıyla tüm ülkelerin soruna çözüm ortağı ederek hem çok taraflılığa hem de iklime sahip çıkmıştır. BMİDÇS müzakereleri, G-20 ve G-7 toplantıları, OECD Bakanlar Toplantısı ve BM Ekonomik ve Sosyal Konsey altında yürütülmüş çalışmalar bu çok taraflılığın bir göstergesi olmuştur. 2015 yılı Aralık ayında gerçekleştirilen Paris İklim Konferansı tüm bu çalışmaların son durağı niteliğinde olmuştur. Böylelikle 2015 yılında Paris Anlaşması oybirliğiyle kabul edilmiştir. Paris Anlaşmasının yapım sürecinin tamamlandığı ve kabul edildiği son haftada ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin tüm ilgili toplantılara katılım sağlaması ve çok taraflılık yaklaşımı ruhuna uygun olarak Paris Anlaşmasının kabul edilmesindeki kararlılığı Anlaşmanın kabulündeki ana faktör olmuştur. John Kerry ilerlemiş yaşına rağmen Paris İklim Konferansının Yüksek Seviyeli Toplantılarına ve diğer toplantılara (gayri resmi ikili ve çoklu görüşmelere) geç saatlere kadar hatta sabahlayarak katılım sağlamış tabiri caizse işi şansa bırakmamıştır. Zaten Paris Anlaşması çok taraflı anlaşmalar için büyük bir başarı olarak gösterilmiş ve son büyük, kapsayıcı ve kararlı uluslararası iklim, çevre ve kalkınma anlaşması olarak yerini almıştır. Ancak Paris İklim Konferansının üzerinden bir yıl geçmeden ABD’de Obama yönetimi yerini Trump yönetimine bırakmış ve küresel iklim değişikliğiyle mücadelede geriye doğru götüren politikalar izlenmeye başlanmıştır. Bunun en belirgin örneği ABD’nin Paris Anlaşmasından çekilmesi olmuştur. Trump yönetiminin tutumu Yeşil İklim Fonu için taahhüt edilen finansal yardımın yeterince yapılmamasına ve Paris Anlaşması Kurallar Kitabı müzakerelerinde yeni küresel karbon piyasalarının (ticaret, vergi ve gönüllü anlaşmalar) durumunun açıklığa kavuşturulamamasına neden olmuştur.

 




 

Son yapılan ABD seçimleri sonucunda Biden’ın başkanlığı ile ABD’nin iklim politikalarına geri dönmesi beklenmektedir. Biden bu beklentiler altında ilk somut adımı atarak Paris Anlaşması’nın mimarlarından olan John Kerry'yi İklim Özel Temsilcisi olarak atamıştır. 2021 yılıyla birlikte Paris Anlaşmasının uygulama sürecinin hızlanacağı, küresel ölçekte düşük karbonlu ekonomiye geçişin, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele için ihtiyaç duyduğu finansman ve teknoloji transferinde ilerlemeler sağlanacağı, çok taraflılığın yeniden ana politika olarak benimsenmesiyle küresel sorunlara küresel ortak çözümler aranacağı anlaşılmaktadır. Bu büyük değişim aslında dünyada çok taraflılık gereğinin 2016 yılında kaldığı yerden devam etmesi olarak da yorumlanabilir. John Kerry’nin bu süreçte geçmişteki tecrübelerine dayanarak iklim değişikliği anlaşmaları için çalışmayan/sorunlu/zayıf maddeler veya eylemler için inisiyatif alarak süratle bir platform kuracağını tahmin ediyorum. Böyle bir duruma hazırlıklı olma adına gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin son birkaç yıldır izlediği iklim değişikliği politikalarını gözden geçirmesi faydalı olacaktır. Küresel iklim değişikliğinin yaşanmaması için mevcut iklim politikalarının yeniden ele alınması elzemdir.

 

24 Ağustos 2020 Pazartesi

Çok Taraflılık (Multilateralism), İklim Değişikliği ve Covid-19

 

Çok Taraflılık (Multilateralism), İklim Değişikliği ve Covid-19

 

Merhaba Dostlar,

Covid-19 pandemisinin ülkemizde görülmeye başladığı günden beri yoğun akademik çalışmalarım nedeniyle blog sayfama yeterince zaman ayıramamıştım. Bu uzun aradan sonra küreselleşme üzerine yazılarıma devam ederken Covid-19 ve değişen dünya politiği konusuyla devam etmek istedim.

Neredeyse yüzyıla varan çok taraflılığın (multilateralism) temsilcisi olan düzen ve statüko artık kendi kendini sorgulamaya başlıyor. Aslında sorun 20. yüzyılın kapanmasıyla başta Birleşmiş Milletler ve onun kurumları olmak üzere Bretton Woods yapılarının işlevini yerine getirememesi ve değişen dünya sorunlarına çözüm üretememesiyle başladı.  Bu verimsizliği simgeleyen bilinen bir kronik sorunumuz var: küresel iklim değişikliği. Çok taraflılığın sağladığı imkanlar, iklim değişikliğinin bilimsel temellere oturmasını sağlasa da mücadele için gerekli olan sorumluluk paylaşımının ve çabaların adil bir şekilde dağıtılmasında yetersiz kaldı. Çok taraflılık çerçevesinde Birleşmiş Milletler ülkelere bu sorunun çözümünde bir platform oldu ancak gündem belirleyen ve sorun çözen bir aktör olmak gibi bir söylemi de duyulmadı. Aktörler, dünya siyasi gündeminin belirleyicisi, yöneticisi ve sonlandırıcısı olan hegemon güçlerdi. Bu sorun çözülemediğine göre Kindleberger’in teorisindeki gerçek bir küresel lider ve güç eksikliği bunlara neden oluyordu. Aktör olmayan ama iyi bir araç olan Birleşmiş Milletlerin, onun alt kuruluşları ve çok taraflı anlaşmaların iklim değişikliğiyle mücadeleden iki temel  beklentileri vardı. İlki bu sorunun çözülmesi, ikincisi bu sorunun Birleşmiş Milletler platformlarında çözülmesi. Sorunun doğru tanımlanmasından çözümüne, yöntemlerin onaylanmasından finansman akışına kadar her şeyde Birleşmiş Milletler dili kullanması gerekiyordu. Sorunun çözümü geç olsun ama bu dil kullanılarak olsun idi… Ve nihayet 2015 yılında Paris Anlaşması kabul edildi. Bu anlaşma aslında Birleşmiş Milletler platformundu sağlanan çok taraflılığın en son göstergesiydi. Tabi ki Birleşmiş Milletler altında pek çok kararlar alınmaya devam etti ancak tüm ülkeleri ilgilendiren Paris Anlaşmasının gerektirdiği değişim ve dönüşüm ihtiyacı gibisi olmadı bir daha. Küresel gündem 2015’de çok taraflılık ilkesini son kez müşahede etti. Fakat bu sondu. Bir yıl bile geçmeden 2016 yılında ABD yönetimi değişti ve Paris Anlaşmasından çekildiğini BM’ye resmen bildirdi. Küresel iklim değişikliği adına film bir kez daha koptu… Kindleberger’in teorisinden gidecek olursak ya yeni bir lidere ihtiyaç vardı ya da yeni bir gezegene…


Yenilikçi fikirler, çok taraflılığı güçlendirme (ya da yaşatma) adına girişimler ve sosyal medyadan alınan desteklerle bireysel inisiyatifler (Örneğin Greta Thunberg) ve örnek çoğaltma girişimleri artarken hiç beklenmedik akut bir küresel sorunumuz oldu: Covid-19.  Aslında ilk başlarda dünya bilinen küresel salgınlara İspanyol Gribi, H1N1, MERS, SARS gibi Dünya Sağlık Örgütü üzerinden hızla yanıt vereceğini bekliyordu ya da sanıyordu. Ayrıca Covid-19’un kontrole alınacağına ve ilerleyen tıp ve teknolojiyle zararın minimumda tutulacağı varsayılıyordu.  Ancak çok hızlı yayılan ve tüm ülkeleri etkisi altına alan Covid-19 küresel bir felakete dönüşmüştü bile. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, en az gelişmiş ülkeler hepsi ansızın bu krize hazırlıksız yakalandı. Ardından tüm ülkelerin ekonomileri bu küresel krizden olumsuz etkilenmeye başladı. Gelişmiş ülkeler Covid-19’un etkilerini önceleri 2008 küresel finansal kriz ile karşılaştırdı. Sonraki günlerde durumun daha ciddi olduğu ve 2008 krizinden bile kötü olduğu anlaşılınca 1929 Büyük Buhran ile karşılaştırılmaya başlandı. Evet kriz çok büyüktü. Birleşmiş Milletler ve onun alt kuruluşu olan Dünya Sağlık Örgütü yetersiz kalıyor, kabak yine küresel ölçekte çok taraflılığın görünen simgesi haline gelen Birleşmiş Milletlere patlıyordu. Birleşmiş Milletlerden beklentiler büyüktü. Oysa unutulan ya da konuşulamayan bir gerçek vardı: Birleşmiş Milletler bir platform, ortak bir dil, idealler filminin bir kitabı ve gündemin takip edildiği çok koltuklu büyük bir salon. Birleşmiş Milletler gerçek anlamda bir aktör ya da lider değil. Peki aktörler ya da liderler kimdi? Neden bir şey yapılamıyordu? Yoksa küresel ölçekte lider/liderlik mi değişti? Ya da lider/liderlik yeterli değil mi?

Peki buradan resim nasıl görünüyor: Küresel sorunlara çözüm olunamayan bir dünyada ve Birleşmiş Milletlerin zayıfladığı küresel bir sistemde ne ABD ne de AB ülkeleri üste rol kapabilirler. Çünkü onlar Milletler Cemiyetinden Birleşmiş Milletlere giden çok taraflılık patikasının taş döşeyicileri. Çin zaten Covid-19’u geç raporlaması ve yeterince önlem almaması nedeniyle ABD tarafından suçlanarak sorumlu tutulmakta. Ayrıca süregelen ticari savaşlar nedeniyle istemediği halde verimsiz ve yararsız gündemlerin içinde yorulmakta. Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Brezilya ise küresel salgının azalmasını beklemekte, bu nedenle kısmen pasif konumda yer almakta. Latin Amerika, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi zaten hep bilindiği konumunda. Rusya ise Covid-19’a ilave olarak düşen petrol ve doğal gaz geliri nedeniyle ilave bir şok yemiş durumunda. Kısacası çok taraflılığın gereğini sağlayacak olan tüm sandalyeler Covid-19’un etkilerini yönetebilme yetisine henüz kavuşamadılar.

Covid-19 pandemisi akut bir sorun olarak sürekli gündemdeyken, bildiğimiz kronik sorunun yani küresel iklim değişikliğinin hem insan hayatı hem de ekonomi üzerindeki etkisinin Covid-19’dan daha yıkıcı olacağı ifade ediliyor. Bu demek oluyor ki, kısa dönemli olarak yaşanan Covid-19 sorunu çözülse bile, etkin ve verimli çok taraflılık ihtiyacı artarak devam edecek. O zaman dünyanın yaşanabilir bir yer olması için insanlığın yeni bir platforma şimdikinden daha çok ihtiyacı olacağa benziyor…

 

 

 

 

14 Mart 2020 Cumartesi

Kalkınma Yeniden / Ha Joon Chang ve İlene Grabel


Merhaba dostlar,

Ha-Joon Chang ve İlene Grabel’in “Kalkınma Yeniden” kitabı üzerine değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kitap genel olarak iktisadi terimler içerse de daha fazla okur kitlesine hitap edebilmek için basitleştirilmiş ve mümkün olduğunca az terim kullanılarak kurgulanmış. Kalkınmanın unsurlarını ele alındığı her bölümde tatlı bir terminolojiyle her konuya rahat bir geçiş yapılmış.




Eser neo-liberal görüşlerin tezlerini objektif bir biçimde aktarmakta, daha sonra bu tezlere anti-tez olarak alternatif iktisat politikalarının temelleriyle karşılık vermekte. Özellikle, küreselleşmeyi neo-liberal ekonomi politikalarının eşleniği olarak görülmesinden kurtarmaya çalışmakta; sosyal refahı, gelir dağılımındaki eşitsizliği, yoksulluğu ve temel ihtiyaçların karşılanmasını somut alternatif politikalar ve örnek uygulamalarını önermekte. Ayrıca, demokrasinin daha iyi yerleştiği ülkelerde, Merkez Bankalarının bağımsız olmaması gerektiğini ve halk tarafından seçilmiş siyasi karar vericilerin para politikalarını daha etkin bir şekilde yönetebileceğini bir tez olarak ortaya koyan kitap, siyasi sorumluluğun karar almadaki önemine değiniyor.

Kitap, serbest piyasa işleyişini, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü kurullarını ve reçetelerini, başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere kalkınma politikalarında sürdürülebilirliği sağlayamayan ülkelere sunulurken yapılan hataları ve çıkarılması gereken dersleri, son kırk yıllık dönem için ortaya koymakta. Diğer taraftan dış ticaret, sanayi, özelleştirme, fikri mülkiyet hakları, uluslararası özel sermaye hareketleri, yurtiçi ve yurtdışı finansal denetim ve makro-ekonomik politika ve kurumları neo-liberal politikaların yanlış ve eksik yanlarıyla değerlendirmekte. Özellikle iktisat biliminde bir tek doğrunun olmadığını ya da bir ülke üzerinde başarıyla uygulanmış para veya maliye politikalarının her ülkede geçerli olamayabileceğini de kitap bize göstermekte. Bu noktadan hareketle özellikle kalkınma iktisadı açısından her ülkenin kendine özgün koşulları olabileceği, ülkelerin öne çıkan sosyal ve kültürel özelliklerinin yeterince tahlil edilmeden veya ön değerlendirmesinin yapılmadan tavsiye edilen her politikanın uygulanmaması gerektiği görülmekte.

Kitap, politik ekonomi bakımından Batı’nın tek ve homojen olmadığını ABD, Avrupa Birliği ülkelerinin ve İngiltere'nin finans ve reel sektör bakımından farklılaşabildiğini; Latin Amerika ülkelerinden Meksika, Brezilya, Arjantin, Şili ve Kolombiya’nın maruz kaldığı neo-liberal politika akımlarından nasıl negatif yönlü etkilendiğini; Doğu ülkelerinin ise başta Çin, Hindistan, Tayvan ve Malezya olmak üzere korumacı kalkınma politikalarının pozitif etkilerini ortaya koyuyor.

Herkese iyi okumalar....





5 Ocak 2020 Pazar

Uygarlıkların Batışı / Amin Maalouf

Merhaba dostlar,

Amin Maalouf'un son kitabı olan "Uygarlıkların Batışı" üzerine değerlendirmelerimi sizlerle paylaşıyorum. 

Maalouf'un eserlerini üniversiteye başladığım yıllardan beri -2000- okumaya çalıştım. Yazarın daha önceki eserleri için bir değerlendirmeyi dijital ortamlarda hiç yapmadım bu bir ilk benim için. Yazarın günümüz dünyasındaki sorunlara ve bu sorunların temelinde yatan nedenlere bize yakın bir coğrafyadan ele alması sanırım beni değerlendirme yazmaya sevk etti. 



Maalouf hemen hemen tüm eserlerinde Doğu Akdeniz'i, Ortadoğu'yu, Kuzey Afrikayı mekan olarak seçiyor. Kendisinin Lübnan kökenli olmasının bunda çok etkisi var. Köklerinin bir ucu Mısır’a bir ucu Lübnan’a dayanıyor. Bu çeşitlilik ona zengin bir yazı olanın altyapısını oluşturuyor.

"Uygarlıkların Batışı" deneme olarak sınıflandırılmış; tarihsel gelişmeleri, ülkelerin ve toplumların değişimleri ve yaşadıkları sorunları okuyucuyu sıkmadan edebi bir dille akıcı olarak anlatıyor. Beni en çok etkileyen yanı ise ülkelerin yaşadıkları çalkantıları bizzat içinde yaşayarak görmesi ve tüm samimiyetiyle hissettiklerini yazmış olması. Bunu yapabilmek oldukça zor bence!

Ailesinin Mısır'dan Lübnan'a göçünü, sonra kendisinin Fransa'ya yerleşmesi ve Fransa'da devam eden yaşamını Doğu Akdeniz ülkelerindeki siyasal değişimleri, savaşları ve sonu gelmez kutuplaşmaları günümüzün küresel sorunları olan iklim değişikliği, insanı yerini alan robotlaşmayı, her şeyimizden internet ve sosyal medya aracılığıyla haberdar olan modern “The Big Brother” olgusunu çok yalın ama özgün bir düşünce formunda paylaşıyor. 

Kitap içinde sıkça bahsedilen ve Doğu Akdeniz ülkeleriyle sınırlı kalmayan 1967 yılındaki Mısır ve Suriye'nin İsrail'le savaşının İsrail lehinde sonuçlanmasının Arap dünyasında yarattığı özgüven kaybını, Ortadoğu'daki ülkelerin ortak bir payda altında toplanabilmesini nasıl olumsuz etkilediğini yalnızca siyasal değil aynı zamanda sosyolojik olarak tanımladığı görülüyor. Burada özellikle Ortadoğu için bütünleştirici karizmatik liderlerin ortaya çıkamamasının ülke milliyetçiliğinden ziyade aile ya da aşiret önceliğinin yarattığı kronik sorunları da ele alıyor yazar. Bu coğrafyanın içsel sorunlarını ABD, İngiltere ve SSCB'nin dışsal olarak nasıl katmerlendirdiğini politik bir yan tutmadan okurlarıyla paylaşıyor. 

Yazar diğer coğrafyalardaki gelişmeleri  dönüşüm yılı olarak 1979'u, pek çok olayın ABD'de Reagen, İngiletere'de Thatcher, İran'da Humeyni, Irak'ta Saddan Hüseyin ve Vatikan'da Polonyalı bir Papa'nın getireceği köklü değişimlerle senkronize bir şekilde sunuyor. Ayrıca SSCB'nin sonu getiren Afganistan savaşını, Çin'deki refahın artırılması için anlayış değişikliğini, Hindisatan-Pakistan-Bangladeş ayrılığının tescilliğini 1979 dönüşümü içinde ele alıyor. Bu yılı o kadar önemsiyor ki neredeyse kitabın adı 1979 olacakmış... Bu arada Gerogrge Orwell'in 1984 isimli kitabını da " The Big Brother" karşıtlığı içinde okuyucuyla paylaşıyor. Diğer coğrafyalardan ABD'nin küresel gücünü bütünleştirici ve sorumluluk duygusuna sahip olmaktan çok güç sarhoşluğuyla (Titanic benzetmesi çok yerinde olmuş) betimlemekte, AB’yi ise başlangıçta bölgesel bir güç olmayı hedefleyen biraz arada kalmışlığın ve biraz da isteksizliğin sonucu olarak başarısızlığıyla anıyor.  

Son olarak şunu söyleyebilirim ki Maalouf'un son kitabında "Uygarlıkların Batışı"nda okuyucuya da yer açarak "kötü sonları" kendi satırlarında değil okuyucunun dimağında bitiriyor.