27 Aralık 2025 Cumartesi

21. Yüzyılın İlk Çeyreğini Tamamlarken

 Doç. Dr. İzzet Arı

Doğal olarak her dönem kendisinden öncekilere göre bir değişim gösteriyor.  Son 25 yılda dünya tarihinde daha önce görülmemiş gelişmeler oldu. İçinde bulunduğumuz bu dönemde bizler yaşananlardan doğrudan etkilendik.  Tüm bu değişim ve gelişmeler bir şey başlangıcı olduğu kadar başka bir şeyin sonu olarak kabullenildi. Bu son 25 yıl, Dünyanın varoluşundan bu yana bilebildiğimiz ve anlamlı olarak üzerinde konuşabildiğimiz tüm zaman dilimleri için uzun metrajlı bir filmin birkaç sekansı idi. İsimlerini sayabileceğimiz geçmişten bugüne izler taşıyan onlarca medeniyetin, unutulmuş/unutturulmuş veya kaybolmuş toplulukların da kendi zaman dilimlerinde bir 25 yıl çok değişimleri göstermiş olabilir. Amacım zamanın göreceliğiyle ve değeri ile ilgili bir analiz yapmak değil. Kendimce belirlediğim 25 yıllık bir döneme şahit olarak not düşerek yorumlamak ve aklımdakileri ana hatlarıyla paylaşmak.

20. yüzyılın ve bir önceki binyılın son ayları, Milenyum çağına giriş hazırlıkları ve heyecanı ile kendi başına bir gündemdi.  Bir günün bir saati ile yeni bir dönemin aralanacağı ve yeni bir serüvenin başlayacağı ve takvimsel olarak rakamların da görünüm değiştireceği bu dönem kendi içinde olaydı. Adeta yeni bir zaman tüneline giriyorduk. Nereye gittiği tahmin edilemez bir yolculuğun fikri bu heyecanı büyük bir hazza da dönüştürüyordu. Yeni buluşlar, teknolojik gelişmeler, gen transferleri ve klonlama, bilgisayar sistemlerinin iki binli rakamlar nedeniyle çökmesi ihtimalinin gizemli endişesi, uzaylıların aramızda fiziken olma ihtimali, kanserin tamamen tedavi edilme ümidi, hayalimizdeki robotların artık tamamen emrimizde olmasının beklentileri yeni binyılın ve yeni yüzyılın merakla gerçekleşmesi beklenen konularıydı.

Savaşların, anlaşmazlıkların ve kavgaların sona ermesi, ozon tabakasının kendini tamir etmeye başlaması, iklim değişikliğinin durması, suların daha az kirlenmesi, herkese yetecek kadar yiyeceğin olması, yoksulluğun artık tarihe karışması, kardeş kavgasının sona ermesi bu kısacık dönemde pek çok insanın görmeyi arzuladığı şeylerdi. Tüm bunların da ancak yeni bir yüzyıl ile mümkün olur düşüncesi aslında içten içe bir umudun ve hayalin bu filmdeki beklenen sekanslarıydı. Zamansız ve mekânsız bir umutlanma hayali ve bunun gerçekleşebilme ihtimali bu yepyeni binyılın yeni yüzyılında insanı mutlu edecek esaslı şeyleriydi.

Beklenen gün geldi 1990’lı sayılar 2000’ler oluverdi. Ocak 2000 ile beraber zaman sıradan bir biçimde değişiyordu. Herkesin beklediği olağanüstü bir biçimde değil. İnsanlık adına sorunlar azalmıyor hatta daha kronik bir hale bürünerek çözülmesi zorlaşıyordu. Savaşlar devam etmekte, yoksulluk artmakta, iklim inadına daha da değişmekte, çevre geri dönülemez bir biçimde kirletilmekte, insanlık değer olarak ya yeni bir iyiyi oluşturmaktan uzaklaşmakta ya da mevcut iyileri koruyarak yeni nesillere aktarabilmenin yolunu aramaktaydı. Kavgalarda ve anlaşmazlıklarda suçlular ya da sorumlu taraflar kadar masumlar ve suçsuzlar da nasibini almakta, herkese yetecek kadar gıda hem israf hem de istila edilmekteydi. Küresel salgınlar sadece biyolojik ya da fiziki bir hastalık olarak kalmamakta mental sağlığımızda ve ruh dünyamızda da kalıcı sonuçlar bırakmaktaydı. Bu yüzyılla geçen dönemlere göre maddenin ve maddiyatın tahtı artık daha da sağlamlaşmaktaydı!

Her ne kadar iyi gelişmeler de olsa çoğu bir şeylerin aracı olarak kullanılmaktaydı.  Bu araçlar kimin elinde nasıl bir hal alacağı belirsizliklerini de beraberinde getiriyordu. Teknolojinin kullanım hızı ve yayılması korkunç bir süratle ilerliyordu. Hazmedilemeden benimsenen ve kullanılan her şey gibi teknolojinin getirdikleri kimi zaman komplikasyonlara neden olması bile unutturuluyordu.   Teknoloji muazzam bir gelişim göstererek ilk bakışta vazgeçilmez  yardımcımız olarak herkes tarafından satın alınmaktaydı. Akıllı tüm iletişim araçları bizi deli gibi yalnızlaştırarak tekdüzeleştirmekte, dertleşmenin yerini psikologlarımızın yıpranmış danışan koltukları almaya başlamaktaydı. Yapay zeka artık ayrılmaz bir parçamız olarak muhakememizin önüne geçmekte, onsuz karar vermek ya teknoloji iyi kullanamamak ya da geri kafalı olarak yaftalanmaya sebeb olmaktaydı.

Ticaretin ve pazarın insani değerleri hiçe sayarak dünya düzenini belirlemesi ve küresel rekabetin artık vazgeçilmez bir kuralı olması normal kabul edilmekteydi.  Küreselleşme anlamını yitirmekte, küresel olarak ele alması gereken sorunların çözümünü perdeleyerek adeta bir sis perdesine dönüşmekteydi. Kimseyi geride bırakmayacağımızın sözünü verdiğimiz evrensel insani değerler listesi eskitilmeye mahkum göstermelik ev ödevlerine dönüşmekteydi.  

Son çeyreğe bu pencereden bakınca durum maalesef böyle görünüyor. Kuşkusuz çok iyi gelişmeler de oldu. İhtiyacımız olan şey düşünce dünyamız ile birlikte yeni bir dünya düzeniyle toparlanma ve insanlığın medeniyet tarihine iyi bir iz bırakma. İkinci dünyanın şimdilik olmadığını ve gelecek nesillere de daha iyi bir dünya bırakmamız gerekliliği bu yeni dünya düzeninin ana motivasyonu. Artık değişim ve derin bir düşünme dönemine girmemiz gerekmiyor mu?  Şimdi insanlık tarihinde nasıl bir medeniyet ya da dönem olarak anılacağımıza karar vermemizin zamanı. Bunu düşünerek yine hayal edelim ve yeni umutlarımız olsun … Varsayalım ki şimdi 2049 yılının son günlerindeyiz. Elinizden geldiğince neleri nasıl değiştirirdiniz?

27 Aralık 2025

Ankara

***

8 Şubat 2023 Çarşamba

 08.02.2023

 

 

ANADOLU COĞRAFYASINDA GÖRÜLEN DEPREMLER

Furkan Ali Arı*


 

Doğal afetler; insanlığın varoluşunun öncesine dayanan, dünyanın yaratılışından bu yana devam eden süreçlerdir. Doğal afetler karşısında insanlık her daim savunmasız kalmıştır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte afetlerle insanlığın mücadelesi biraz olsun kuvvetlenmiştir. Tabii bu durum günümüzde Japonya gibi gelişmiş ülkelerin sahip olduğu birikimle teknolojik kolayıklarla çok daha mümkün olmuştur. Anadolu coğrafyası genç arazi yapısına sahip olması nedeniyle başta deprem  olmak üzere çeşitli doğal afetleri sıkça yaşamıştır.  Peki deprem nedir, nasıl meydana gelir?

Yerkabuğundaki kırılmalar sonucu aniden ortaya çıkan titreşim dalgalarının geçtikleri ortamları sarsma olayına deprem denir. Deprem öngörülebilen fakat geldiği zaman önlenemeyen bir doğa olayıdır. Sismoloji bilimi depremleri; kırık depremler, artçı depremler, çöküntü depremler ve deprem fırtınaları olmak üzere sıralamıştır. Anadolu coğrafyası üzerinde yaşanmış olan depremleri Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti tarihleri içerisinde inceleyelim. Bu inceleme daha çok depremin yaratmış olduğu harabiyet üzerine yapılacak olup deprem farkındalığı açısından ne durumda olduğumuzu görmek amaçlıdır.

 

Osmanlı Dönemi’nde Görülmüş Bazı Depremler

 

1509 Büyük İstanbul Depremi

Osmanlı döneminde oluşan ilk büyük deprem olup 10 Eylül 1509 yılında meydana gelmiştir. Depremin yıkıcılığı ve hasarı çok büyüktür. Halk bu depreme Kıyamet-i Suğra (Küçük Kıyamet) demiştir. Vak’anüvisler (Tarih Yazıcıları) defterlere İstanbul ve çevresinin kırk gün boyunca sallandığını geçmişlerdir. İstanbul reayasının günlerce bağ, bahçe ve sokak gibi açık alanlarda konakladığı aktarılmaktadır. Sayısal olarak kayda geçen veriler şöyledir:

·       4.000-13.000 insan hayatını kaybetmiş,

·       10.000 civarı insan yaralanmış

·       1070 hane harap olmuştur.

22 Mayıs 1766 Depremi

1766 Depremi Osmanlı tarihi açısından ağır hasarlar bırakmış olup, Vak’anüvisler tarafından İstanbul’un geçirdiği en ağır deprem olarak kayıtlara geçmiştir. Depremi takip eden artçı depremler üç ay kadar devam etmiştir. 1766 Depremi Tsunami yaratmış ve 4.000 insan hayatını kaybetmiştir. Osmanlı Mimarisinde önemli yapılar; Topkapı Sarayı, Fatih Camii, Yedikule, Eğrikapı, Galata, Kapalıçarşı ve Ayasofya ciddi anlamda hasar görmüştür. Bu yapılar deprem sonrası dönemin mimarları tarafından onarılmış ve eski sağlığına kavuşturulmuştur.

10 Temmuz 1894 Depremi

Kayıtlara Osmanlı Döneminde meydana gelmiş son büyük deprem olarak geçmiştir. 1894 Depremi geniş alanda hissedilmiş olup başta İzmit Körfezi ve İstanbul’da ciddi hasarlara neden olmuştur. 1,5 yüksekliğine tsunami görülmüştür. Depreme, Büyük Hareket-i Arz (En Büyük Zelzele, Deprem) adı verilmiştir. Tahmini olarak 1.349 insan kaybının olduğu defterlere geçirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyet’i Dönemi’nde Yaşanmış Depremler

 

Büyük Erzincan Depremi

27 Aralık 1939, Cumhuriyet döneminin en ciddi depremidir. Yeni kurulan bir devlet için son derece yıpratıcı olmuştur. Yaklaşık olarak 33.000 kişi depremde hayatını kaybederken 100.000 yaralının olduğu görülmektedir. 116.000 civarında bina yıkılmış ve Erzincan depremi 7.9 deprem şiddeti ile dünyada meydana gelen büyük depremler arasında sayılmaktadır. Bu depremin ardından yurt çapında yas ilan edilmiştir. Yardım konvoyları, soğukla da mücadele eden depremzedelere ancak iki gün sonra ulaşabilmiştir. İlk kez depreme karşı önlemler tartışılmaya başlanmış; başta gazeteler olmak üzere yazılı basın depremle nasıl yaşanması gerektiği yazmıştır. Bu dönemde Nazım Hikmet de deprem üzerine “Kara Haber” adlı şiirini yazmıştır.

Muradiye Depremi

Van’ın Muradiye ilçesinde 24 Kasım 1976 yılında meydana gelmiştir. Deprem 7,5 şiddetinde gerçekleşmiş enkaz altında hayatını kaybeden insanlar dışında enkaz zedeler -17 derece hava sıcaklığı ile mücadele etmiş ve ölümler gerçekleşmiştir. Olumsuz hava şartları arama kurtarma çalışmalarını olumsuz anlamda engellemiştir. Bölge içirişinde Erzincan Depreminden sonra yaşanmış en şiddetli depremdir. Can kaybı 3.840 kişi olurken 497 kişi yaralandı ve birçok yurttaş evsiz kalmıştır.

Gölcük Depremi

17 Ağustos 1999 çoğu vatandaşa travma olmuş Türkiye’nin yaşadığı en büyük felaketlerden biridir. Deprem Kocaeli/Gölcük merkezli yaşanmış olup şiddeti 7,4 büyüklüğündedir. 17 Ağustos depremi tüm Marmara Bölgesinde, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedilmiştir. Resmi raporlara göre 18.000'e yakın kişinin öldüğü, 25.000'e yakın kişinin de yaralandığı bilinmektedir. Resmi olmayan bilgilere göre 50.000 ölüm ve 100.000 civarında yaralı olduğu söylenmektedir.  Deprem gerek büyüklük gerekse verdiği hasar bakımından son yüzyılın en büyük depremlerinden biridir.

Van Depremi

23 Ekim 2011 yılında meydana gelen deprem, Edremit merkezli olup 700’e yakın insan hayatını kaybetmiştir. 2.000 kişi yaralanmış ve bölgede iki buçuk ay eğitime ara verilmiştir. Yerel halk bu süreç sonrası normal yaşamına dönmeye başlamıştır.

Kahramanmaraş Depremi

Ülke olarak son zamanlarda yaşadığımız en büyük afet ne yazık ki, 2023 yılının ikinci ayının ilk haftasında meydana geldi . 6 Şubat 2023 saat 04.17’de Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde 7,7 şiddetinde olan bir deprem. Tüm Türkiye seferber oldu ve olmaya devam ediyor. Kahramanmaraş, Gaziantep, Hatay, Osmaniye, Adıyaman, Kilis, Şanlıurfa, Diyarbakır, Malatya ve Adana hepimiz bu illerden gelecek güzel haberlere, hayat ışıklarına tutunduk bekliyoruz. Depremin şiddeti ve yıkıcılığı ne yazık ki çok yüksek resmi rakamlar her gün her saat güncelleniyor. Tek umudumuz daha az hasar ve insan kaybı ile bu felaketi atlatmak. Deprem doğal bir felaket ancak deprem değil ihmaller öldürüyor. Yaşananlarda ders çıkararak her deprem sonrası aynı şeylerin artık konuşulmadığı bunun yerine iyi örneklerin ve risk azaltıcı mücadelenin öne plana çıktığı bir geleceğimiz olmasını diliyoruz.

Güzel ve umutlu haberler almak tek temennimiz. Ülkemizin ve vatandaşlarımızın başı sağ olsun.

***

 

 

 

 



[*] Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi, ari.furkan@hacettepe.edu.tr

22 Temmuz 2022 Cuma

 Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Koordinasyon Kurulu (USKKK) Üzerine

 

Doç. Dr. İzzet Arı

19 Temmuz 2022 tarihinde Resmî Gazetede yayınlanan Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Koordinasyon Kurulu (USKKK) hakkındaki Genelge, Türkiye’nin son yıllarda başta iklim değişikliği, yeşil ekonomi, sıfır atık ve yeşil mutabakat olmak üzere sürdürülebilir kalkınma için yapılan çalışmalara bütünlük sağlaması bakımından oldukça önemli.

1992 yılındaki Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansından (Rio Zirvesi) beri Türkiye’de sürdürülebilir kalkınma ana politikası ve ilkeleri için kurumsallaşma adına projeler ve faaliyetler yürütülmüş ve ihtiyaç duyulan etkin koordinasyon için zamanla bazı adımlar atılmıştır. Örneğin Rio+10 olarak adlandırılan Johannesburg Zirvesi için ulusal ölçekte uygulama planları ve sektörel politikaları esas alan Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Ulusal Raporu-2002 bu kapsamdaki ilk adımlardan biridir.

Johannesburg Zirvesini takip eden yılda Mülga Devlet Planlama Teşkilatı’nın koordinasyonunda bir Ulusal Sürdürülebilir Komisyonu oluşturulmuştur. Bu komisyonda Dışişleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı (mülga) ve İçişleri Bakanlığı yer almıştır. Bu komisyon kurumlararası sürdürülebilir kalkınmanın ele alındığı ilk komisyon olarak kabul edilebilir.

Daha sonra Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylık sürecinin de hız kazanmasıyla yine DPT’nin ana faydalanıcısı olduğu “Sürdürülebilir Kalkınmanın Sektörel Politikalara Entegrasyonu Projesi” 2006-2008 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Bu projede sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin başta enerji, ormancılık, su ürünleri, Ar-Ge ve teknoloji ile kentleşme sektörlerine entegrasyonunu sağlayacak politika ve araçları kapsamlı bir şekilde çalışılmıştır. Ayrıca projede sürdürülebilir kalkınmanın yerelleşmesinin etkin bir şekilde sağlanması için bir hibe programı da uygulanmıştır. Bu proje sırasında yine kurumsallaşma ve etkin koordinasyon adına politika önerileri oluşturulmuştur.

2012 BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (Rio+20) için Kalkınma Bakanlığı’nın ana faydalanıcısı olduğu sürdürülebilir kalkınma projesi 2011-2012 yılları arasında kapsamlı ve çok paydaşlı bir biçimde uygulanmıştır. Bu projede sürdürülebilir kalkınma için yeşil büyüme vizyonu ön plana çıkmış daha önceki projeler gibi Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu’nun ilgili kurumları ortak bir anlayış ile Türkiye’nin Rio+20’ye verimli bir şekilde katılmasında rol oynamıştır. Rio+20 zirvesinden sonra “İstediğimiz Gelecek” isimli raporda belirtilen Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının hazırlanmasına yönelik ihtiyacın karşılanması için tüm ülkeler bir araya gelme kararı almıştır. Binyıl Kalkınma Hedeflerinin yerini alacak olan bu yeni amaç ve hedef setinin oluşturulması yaklaşık iki yılı aşkın bir sürede müzakerelerle gerçekleştirilmiştir. Bu müzakerelere yalnız devletler değil sivil toplum ve araştırma kuruluşları da dahil olmaya çalışmıştır. Eylül 2015’te Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) ve Hedeflerinin BM Genel Kurulunda kabul edilmesiyle 2030 yılına kadar geçerli olan 17 amaç ve 169 hedef tüm ülkelerin yeni yol haritasını oluşturmuştur. Gündem 2030 isimli belgenin bir parçası olan SKA’lar aynı zamanda etkin izleme ve değerlendirme ile kurumsallaşma adına gereklilikleri de ortaya koymuştur.

SKA’ların kabulünden sonraki ilk Yüksek Düzeyli Siyasi Forumda ülkeler SKA’lar için Gönüllü Ulusal Raporlarını BM’ye sunmaya başlamıştır. 2016 yılında başlayan bu raporlama sürecinde ilk yıl sadece 22 ülke raporunu paylaşmıştır. Türkiye bu ülkeler arasında yer almış ve SKA’lara nasıl erişeceğine yönelik yaklaşımını BM’de açıklamıştır. Bu çalışmayı takip eden yıl yine Kalkınma Bakanlığının faydalanıcısı olduğu Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Kapsamında Mevcut Durum Analizi Projesi yapılmıştır. 17 SKA ve 169 hedefi için geçerlilik ve proje, program, plan ve politika bütünlüğünde kapsamlı değerlendirmesi ve politika önerileri bu proje ile belirlenmiştir. Bu projenin çıktıları Türkiye’nin 2019 yılında sunduğu İkinci Gönüllü Ulusal Rapora temel teşkil etmiştir.

Tüm bu proje çalışmaları ve müzakereler sonucunda kurumsallaşma ve etkin koordinasyonun gereği belirtilmiştir. Oluşturulacak koordinasyon kurulunun “kimseyi geride bırakmaması” teması üzerine olması önerilmiştir. Ayrıca merkezden à yerele giderken ulusal politikalara uygun proje ve faaliyetlerin yapılması ve yerelden à merkeze gelirken de etkin izleme-değerlendirmenin yapılarak sonraki politikalara girdi sağlanması ihtiyacı açıkça belirlenmiştir. Böylelikle kurulan USKKK sektörler arasında politika uyumunun sağlanması ve kurumlar arası etkin koordinasyonun oluşturulması için gereken ihtiyacın karşılanması için çok önemli bir dönüm noktasının geçilmesi anlamına gelmektedir. USKKK’nin bundan sonraki işleyişi ile ilgili olarak ilk akla gelen önerilerimi sıraladığımda:

o   SKA’lar doğru yerelleşme adımları için yerel yönetimler/idareler tarafından gerçekleştirilen proje ve faaliyetleri hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı veri tabanının USKKK sekreteryasında kurulması,

 

o   SKA’ların politika ve göstergeler bazında takibi için izleme ve değerlendirme sisteminin kurulması ile ortak bir biçimde uygulanmasına imkan verecek rehberlerin oluşturulması,

 

o   Yerel yönetimler tarafından hazırlanan Gönüllü Yerel Raporların ve Sunumların USKKK sekretaryasıyla eşgüdüm halinde ilerletilmesi ve USKKK’nin uygun görüşüne göre BM platformlarında paylaşılması,

 

o   USKK’nın sekreteryasının SKA’ların yer aldığı Gündem 2030’un yanı sıra Kalkınmanın Finansmanı, Yeni Kentsel Gündem (Habitat III) ve Sendai Afet Risk Azaltım Stratejisinin de ulusal ikinci ya da ortak odak noktası haline gelmesi.

SKA’ların tamamlanması için geriye kalan 7,5 yıllık zaman diliminde ortak geleceğimiz için “kimseyi geride bırakmamak” temasına uygun faaliyetlerin faydalı olması dileğiyle….

 

***

 

 

 

 

 

 

 

24 Nisan 2021 Cumartesi

 

İklim Liderler Zirvesi

2021 yılının ilk aylarından itibaren beklenen “İklim Liderler Zirvesi” 22 Nisan 2021 tarihinde gerçekleştirildi. Zirvenin ilk günkü programı yoğun bir şekilde devlet başkanlarının ve iklim değişikliği konusunda öne çıkan isimlerin küresel iklim değişikliği ile mücadele için ortaya koydukları çabalar, niyetler, taahhütler ve beklentiler üzerine oldu.



Zirveye katılan devlet başkanlarının konuşma içeriklerine geçmeden önce Zirvenin tarzı ve ele alınış biçimi hakkında bazı hususları vurgulamak isterim:

i.                 Zirve, internet altyapısına sahip herkesin canlı olarak erişebildiği bir platformda yapıldı. Böylelikle şeffaflığın sağlanması ve iklim konusunda bilgi ve farkındalığın artırılması için bu büyük bir fırsat olarak değerlendirildi.

 

ii.                ABD Başkanı ve Başkan Yardımcısının ilk açılış konuşmalarında, iklim için hemen müdahalede edilmesi gerekliliğini vurgulaması ve beklenen adımların atılması ABD seçim sürecindeki iklim vaatlerinin (walk the talk) yerine getirildiğini gösteriyor. Zaten böyle bir Zirveyi yapmak / yapabilmek doğru adımların atıldığının bir göstergesi.

 

iii.               Toplantı sahibi ABD’nin Birleşmiş Milletlerdeki ülkelerden biri olmasına rağmen BM ve onun organlarına benzer bir yaklaşımla Zirveyi yönetmesi ne kadar büyük bir inisiyatif aldığını ortaya koyuyor. Ayrıca BM Genel Sekterinin de diğer devlet başkanları gibi sırası gelince konuşmasını yapması, çok taraflılık (multilateralism) konusunda iplerin ABD’ye tekrar geçtiğini gösteriyor.

 

iv.              Zirveye katılan tüm devlet başkanlarının ağzından iklim inkarcılığı ya da benzeri ifadeler çıkmadığının görülmesi sevindirici. Maalesef kısa zaman önce iklim inkarcılığına hepimiz tanık olmuştuk!

Zirve programında ülkelerin öne çıkan açıklamalarına bakacak olursak, ABD Paris Anlaşmasına taraf olduktan sonra ikinci büyük adımı attığını gösteriyor. Ulusal Katkı Beyanını / taahhüdünü (Nationally Determined Contributions-NDC) güncelledi. 2030 yılında 2005 yılına göre seragazı emisyonlarını yüzde 50 ila 52 arasında azaltacağını taahhüt etti. ABD bunu yaparken Paris Anlaşmasının hedefine ulaşması gerektiğine ve tüm ülkelerin birlikte hareket etmesi gerekliliğine ayrıca vurgu yaptı. Özellikle son günlerde ABD’deki İstihdam Paketi çalışmalarıyla da uyumlu olarak yeni iş alanlarına ve fırsatlarına ilişkin kararlı söylemlerini bütüncül bir biçimde ortaya koymakta. Ayrıca, ABD kamu ve özel sektör finansmanının iklim için daha fazla harekete geçirilmesini savunmakta. Zaten, devlet başkanlarından sonraki oturumda Dünya Bankası, IMF, Yeşil İklim Fonu, Afrika Kalkınma Bankası ve diğer finansal kuruluşlara ayrılması bunu gösteriyor. Dahası ABD Uluslararası İklim Finans Planını bu Zirvede açıkladı. Bu planla ABD gelişmekte olan ülkelere sağlayacağı kamu iklim finansmanı iki katına ve uyum için finansmanı da üç katına çıkarmakta. Özel sektör finansmanını iklim için harekete geçirmekte. Fosil yakıtlara dayalı enerji projelerine uluslararası yardım ve finansman sağlamayı sonlandırmayı hedeflemekte ve düşük karbonlu projelere sermaye akışını desteklemekte. Özetle ABD iklim değişikliği konusuna iklim-finans-istihdam üçgeni içinde bütüncül olarak yaklaşmakta.

Gelişmiş ülkelerden Kanada da emisyonları 2030 yılında 2005 yılına göre yüzde 40-45 oranında azaltmayı taahhüt etti. Avrupa Birliği 1990 yılına göre 2030 yılındaki emisyonlarını en az yüzde 55 oranında azaltacağını söylerken, 2019 Aralık ayında açıklanan Yeşil Mutabakat ve Sınırda Karbon Düzenlemesine bolca vurgu yaptı. Burada AB piyasa araçlarını ve iktisadi düzenlemeleri birlikte ele alarak emisyon azaltımını garantilemeyi amaçlıyor. İngiltere bu yılki COP-26’nın ev sahibi olarak açıklamaları dikkatle takip edilen ülkelerden idi. İngiltere de emisyonlarını 1990 yılı seviyesinde göre 2030 yılında emisyonları yüzde 68 oranında azaltacak. Japonya 2013 yılına göre emisyonlarını 2030 yılına kadar yüzde 46 oranında azaltırken Avustralya Net-Zero emisyon hedefini en açık biçimde söyleyen ülke oldu. G-20 dönem başkanı olan İtalya da G-20 ülkelerinin emisyonlardaki payına vurgu yaparak 20 büyük ekonominin emisyon azaltımı taahhüdü almasının fark yaratacağının altını çizdi. 

Gelişmekte olan ülkelerden Zirvede öne çıkanlar Çin, Hindistan, Endonezya ve Meksika denebilir. ABD’nin açılış konuşmasından sonra ilk sözü alan Çin emisyon azaltımı için 14. Kalkınma Planı dönemindeki taahhütlerini yerine getireceğini ve daha fazla yenilenebilir enerjiye yatırım yapabileceğini ifade etti.  15. Kalkınma Planı döneminde de kömür santrallerini azaltacağını vurguladı. Çin’in karbon nötr bir ekonomiye doğru yönelmesi de iyimser bir yaklaşım olarak görüldü. Ayrıca Çin, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altındaki temel ilkeleri bağlılığını yenilerken Ortak Fakat Farklılaştırılmış Sorumluluklar (CBDR) ilkesini Çin Yaklaşımı ile nasıl içselleştirdiğini diğer liderlerle paylaştı. Çin, kuşak – yol projesiyle daha fazla iklim dostu proje ve faaliyetlere yatırım yapılabileceği fırsatını da es geçmedi. Hindistan da tarihsel sorumluluk ilkesi ve kişi başına düşen emisyonların düşüklüğünden bahsederek esas sorumluluğun gelişmiş ülkelerde olduğunu her zamanki gibi belirtmeye devam etti. Ayrıca Hindistan, daha fazla yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği yatırımlardan bahsederken Hindistan’daki insanların zaten sürdürülebilir bir yaşam tarzına sahip olduğu konusunda emin bir biçimde açıklama yapması dikkat çekti! Bunun dışında Meksika, Güney Kore, Endonezya gibi ülkeler ulusal katkı beyanlarını (NDC) gözden geçirmeye devam eden ülkeler olarak görünüyor.

Küçük ada devletleri ve en az gelişmiş ülkeler iklim değişikliğinin yarattığı olumsuz etkilerden bahsederken Paris Anlaşmasının hedeflerine ulaşılması için daha fazla çaba gösterilmesi gerektiğini belirttiler.

Diğer taraftan piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki ülkelerden Rusya Federasyonu’nun ulusal katkı beyanı ya da taahhüdü için bir güncelleme / değişiklik yapmaması dikkate çekiciydi. Bununla beraber uluslararası işbirliğinin artırılması, düşük karbon teknolojilerinin geliştirilmesi ve kabul edilmiş çok taraflı iklim anlaşmalarının BM şemsiyesi altında ele alınmasını vurgulaması önemli notlar arasında yer alıyor. BMİDÇS altında kendi özel bir konumu bulunan ve bunu somutlaştırmaya çalışan Türkiye, son yıllarda azalttığı emisyon miktarını ifade ederken yeni iklim değişikliği stratejisi ve eylem planları çalışmalarından bahsetti. Ayrıca sıfır atık, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği proje ve yatırımlarının sağladığı emisyon azaltım miktarları dikkat çekti. Türkiye de Çin ve Hindistan gibi tarihsel sorumluluk, Ortak Fakat Farklılaştırılmış Sorumluluklar (CBDR) ve Göreceli Kabiliyetler (RC) ilkelerini referans göstererek gelişmiş/gelişmekte olan ülke ayrımının netleştirilmesinin Paris Anlaşmasının etkin bir biçimde uygulanmasına imkân sağlayacağını dolaylı bir biçimde vurguladı.

Sonuç olarak Liderler Zirvesine ABD’nin yeni taahhütleri, Uluslararası İklim Finans Planı ve Biden yönetiminin uluslararası iklim müzakerelerine lider olarak dönüşü damgasını vurdu. Genel olarak sorunsuz ve yapıcı bir toplantı olması iyimser olabileceğimizi gösteriyor. Ülkelerin ulusal taahhütlerini (NDC) güncellemesi ve uluslararası işbirliğini vurgulaması iyimserliğimizi artırıyor. Ancak Paris Anlaşmasının hedeflerine ulaşılması için daha fazla taahhüt alınması gerektiği gerçeği güncelliğini korumaya devam ediyor…

 

Doç. Dr. İzzet Arı

22.4.2021

 

 

 

22 Şubat 2021 Pazartesi

İklim Krizinin Çözümü Bu Defa Şansa Bırakılmıyor…

 


Dünya gündeminde iklim değişikliği, küresel ısınma, buzulların erimesi, fırtına ve kasırgalar, afetler ve felaketler her zaman yer edindi ve ediniyor. Büyük çoğunlukla olumsuz haberler ve insanoğlunun kendi eliyle yarattığı soruna kendinin maruz kalması şeklinde mesaj verildi.

2021 yılı itibariyle artık olumlu haberler, gelişmeler ve çabalar ufukta görünmeye başladı.

Büyük değişim ABD’nin Paris Anlaşmasına geri döneceği vaadinde bulunan Biden’ın yönetime geçmesi ve John Kerry’i iklim değişikliği özel temsilcisi olarak belirlemesiyle başladı (Bunun ne anlam ifade ettiğini önceki yazılarımda açıklamaya çalışmıştım).

Ocak ayında Biden yönetimi gelir gelmez ilk yaptığı iş Paris Anlaşmasına geri dönmek oldu. Hatta Anlaşmanın gerektirdiği ne varsa yerine getirmekte kararlılığı olduğunu ve daha fazla taahhüt alınması gerektiğini belirtti. Ocak ayında yapılan geri dönme başvurusu resmi prosedür ve aşamaların geçilmesiyle 19 Şubat’ta tamamlandı.

2021 yılının ilk aylarında başka olumlu gelişmeler olmaya devam ediyor. Bill Gates vakıflar ve sosyal medya aracılığıyla yaptığı açıklamalarda iklim değişikliği konusunda öne çıkmaya başlamıştı. Nihayet 16 Şubat’ta konuyla ilgili beklenen kitabı “Bir İklim Felaketinden Nasıl Kaçınırız (How to Avoid Climate Disaster) yayınlandı. Kitapta iklim krizinin belirtileri ve ileri derece felaketlerinin yanı sıra çözüm önerileri de yer almakta. Gerekli olan yıllık toplam sera gazı emisyon azaltımı miktarı, hangi sektörlerin (çimento ve betonun etkisi, ulaştırma, demir-çelik, plastik ve elektrik üretimi) emisyon azaltabileceğine yönelik öneriler yer alıyor. Ayrıca, gerekli olan iklim finansmanı ve yardımları da kitapta yerini alıyor. Bill Gates’in yaptığı bu girişim küresel ölçekte tamamlayıcı bir faktör olarak düşünülebilir.

Bir diğer önemli gelişme Michael Bloomberg’in BM Genel Sekreteri António Guterres tarafından “Sıfıra Yarış (Sıfır Emisyona) ve Dirençliliğe Yarışın” Küresel Elçisi olarak atanması. Daha önce BM İklim Özel Temsilcisi olarak 2014 ve 2018 yılında seçilen Michael Bloomberg, bu defa daha kapsamlı bir görev ile 2021 yılında hem azaltım hem uyum için özel çalışmaların yüzü olacak.

 



Son gelişme, geçen hafta bir platform üzerinden canlı olarak verilen Al Gore ve John Kerry’nin keyifli söyleşisi. Burada Al Gore Kyoto Protokolünün mimarı ve John Kerry de Paris Anlaşmasının mimarı olarak birbirini tamamlayıcı yüzler olarak beliriyor. Bu söyleşide John Kerry iklim krizini çözmek için küresel liderliğin ABD’ye geçtiğini ima ediyor ve diğer büyük emisyon kaynağı ülkelerin taahhütlerini gözden geçirmelerini öneriyor. Bunun için 22 Nisan 2021 tarihinde Biden’ın başkanlığında ABD’de bir iklim zirvesi yapılacağının altını çiziyor. Özellikle en fazla emisyonu olan 17 ülkenin mutlaka emisyon azaltımını gözden geçirmeleri talep edilecek gibi görünüyor. Burada G7 ve G20 ülke grupları perspektifinden konu düşünüldüğünde, bu 17 ülkenin kimler olacağı daha önemli bir hal alıyor. Son olarak bu söyleşide John Kerry Yeşil İklim Fonu (Green Climate Fund) için çok iyimser bir tavır takınıyor. İklim riskinin oluşturduğu maliyeti Yeşil İklim Fonu için gereken finansman ile karşılaştırarak yıllardır iklim bilimcilerin ve iktisatçıların değindiği fayda / maliyet analizinin doğruluğunu kendi ağzından ABD’ye kabul ettirmiş oluyor.

2021 yılı iklim krizinin yönetim biçimi ve küresel olumlu gelişmelerin çeşitliliği ve gayreti bakımından tarihi bir yıl olacağa benziyor.

 

22.02.2021

Dr. İzzet ARI

 

 

16 Aralık 2020 Çarşamba

 

İnsani Gelişme Raporunda Geç Kalınmış Bir Hesaplama: GİGE

 

İnsani Gelişme Raporu-2020, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından 15 Aralık 2020 tarihinde yayınlandı.

Bu rapor, tüm ülkeleri ortak gelişmişlik endeksi yoluyla karşılaştırıyor. Bu endekse de İnsani Gelişme Endeksi deniyor. Sağlık, eğitim ve gelir bu endekse altlık oluşturan üç  endeks bileşenleri niteliğinde. Esasen çok karmaşık olmayan basit hesaplanabilir bir istatistiki yöntemle İnsani Gelişme Endeksi hazırlanıyor. Bu endeks hakkında hesaplama yöntemi ve kullandığı göstergeler bakımından pek çok eleştiri olsa da “ortak” bir amaç arandığı için bu teknik kısımlara girmek istemiyorum.

Tüm ülkelerin bu endeks yoluyla her yıl ilerlemeleri veya gerilemeleri ilan ediliyor…

1990 yılından itibaren hazırlanan ve dünya kamuoyuna açıklanan bu raporun 2020 yılı versiyonu iki önemli yenilik içeriyor. İlki, COVID-19’un yaratmış olduğu dışsal şokun ülkelerin gelişmelerindeki etkisini göstermesi ve buna bağlı olarak COVID-19’dan öğrenilen/öğrenilecek derslerin diğer küresel sorunların çözümünde de uygulanması gerekliliği. Bu vurgu bence yerinde hatta daha kuvvetli de olabilirdi. İkincisi de “Gezegensel Baskılara Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi (GİGE)” olarak isimlendirilen yeni bir endeksin tanıtılması. 2020 yılı raporu ile İnsani Gelişme Endeksine ilave olarak yeni bir hesaplama ile üretilen GİGE iki alt endekse dayanmakta. Birincisi kişi başına düşen CO2 emisyon endeksi (üretim bazlı emisyon hesaplama yöntemi kullanılmış), ikincisi de kişi başına düşen malzeme/ürün/madde ayak endeksi. Bu iki alt endeksin aritmetik ortalaması alınarak İGE ile çarpılıp “Gezegensel Baskılara Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi (GİGE)” elde ediliyor. Böylelikle hep unutulan çevre ve iklim değişikliği boyutunun insani gelişme sıralamasına etkisi hatırlanmış oldu. İlk defa bu yeni endeks ile bu eksik biraz da olsa kapatılmış görünüyor.



Açıkça ifade etmek gerekirse GİGE çok geç kalınmış bir çalışma niteliğinde. 1987 Ortak Geleceğimiz Raporundan itibaren sürdürülebilir kalkınmanın, çevre ve iklim değişikliği bileşeni olmadan sağlanamayacağı hep bilinen bir gerçekti. UNDP bu gerçeğe ve gerekliliğe rağmen 1990 yılında yayınladığı ilk raporundan 2019 yılındaki rapora kadar çevre, gezegen ve iklim değişikliği ile ilgili unsurları İnsani Gelişme Endeksine entegre edememiştir. Oysa UNDP, küresel ölçekte sürdürülebilir kalkınmanın ana kolaylaştırıcısı. 2000-2015 yılları arasında Binyıl Kalkınma Hedefleri (Millenium Development Goals) ve 2015’ten itibaren de Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin toplumlar, ülkeler, bölgeler ve küresel ölçekte ana savunucusu hatta odak noktası haline gelmeye çalışmıştır. UNDP sürdürülebilir kalkınma konusunda o kadar içselleştirildi ki çoğu ülkede iyi niyet elçileri ve kampanyaları bile inisiyatif olarak yürüttü. Ancak UNDP’nin esas çıktılarından olan İGE raporunda çevre, iklim değişikliği, sınıraşan sorunlar, karbon ayakizi, ekosistem hizmetleri vs. vs. vs. pek dikkate alınıp hesaplanmadı. Diğer bir ifade ile sürdürülebilir kalkınmanın birinci ve en önemli bileşeni olan çevre İnsani Gelişme Endeksinde yer almamıştı.

Şimdilik GİGE hesaplaması, çevre ile ilgili iki gösterge olan kişi başına düşen CO2 emisyonu ve madde ayak izi endekslerinin göz önünde bulundurulması açısından olumlu bir katkı olarak görülebilir. Ama yetmez….

 

27 Kasım 2020 Cuma

John Kerry ve Yeniden İklim Değişikliğiyle Mücadele

 


Küresel iklim değişikliğinin ana nedeni başta sera gazı emisyonları, arazi değişimi / tahribatı ve ormansızlaşma gibi insan faaliyetleridir. İklim değişikliğiyle mücadele için uluslararası ölçekte atılan ciddi adımlar 1988 yılında Dünya Meteoroloji Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler Çevre Programının ortak girişimi ile kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ile başlamıştır. Bu panel hazırladığı bilimsel raporlar ile karar vericilere iklim değişikliği konusunda doğru ve yönlendirici bilgiler sunmaya çalışmıştır. IPCC ilk raporunu 1990 yılında yayınlamış olup bu rapor 1992 yılında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında (Rio Konferansı) Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) kabul edilerek imzaya açılma sürecine altlık oluşturmuştur. BMİDÇS’ye yeter sayıda ülkenin taraf olmasıyla BMİDÇS 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Sera gazı emisyonlarının azaltılmasında gelişmiş ülkelerin sayısal taahhüt alması amacıyla hazırlanan Kyoto Protokolü de 1997 yılında kabul edilmiş ve 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. BMİDÇS’yi bir anayasaya benzetecek olursak, Kyoto Protokolü bir yasa nev’inde küresel iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlamak için tasarlanmıştır. Kyoto Protokolünün 1997 yılındaki mimari yapısını oluşturan ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gelmiştir. ABD’de o dönem Demokratlar yönetimindeydi ve Al Gore iklim değişikliğiyle mücadeleyi içselleştirmiş Başkan Yardımcısı rolüyle bilinmekteydi. 2000 yılında, ABD yönetimine Cumhuriyetçilerin geçmesi ve Al Gore’un Başkanlık seçimini kaybetmesi sonucunda iklim değişikliğinin öncelikli durumu ABD’de geri düşmüş oldu. 2000-2008 yılları arasında Bush Yönetimi Kyoto Protokolüne taraf olmadığı gibi iklim değişikliğiyle mücadele için kayda değer bir federal düzenleme de yapmamıştır. 2008 yılında Demokrat lider Obama’nın yönetime gelmesiyle iklim değişikliği tekrar ABD’de öncelikli konu olmaya başlamıştır. Obama ilk iş olarak İklim Özel temsilcisi olarak Todd Stern’i atamış ve bu konuda kararlılığını göstermiştir. Todd Stern daha önce de Clinton döneminde Al Gore ile birlikte iklim değişikliği alanında çalışmış deneyimli bir müzakereciydi. Aynı dönemde uluslararası iklim müzakerelerinde yeni rejim arayışları vardı. 2007 yılında kabul edilen Bali Eylem Planı ile gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler ilkelerine göre emisyon azaltımında/sınırlandırmasında bulunma gereği ortaya çıkmıştır. Uluslararası iklim müzakereleri bu küresel sorunun ancak küresel ortak çözümlerle son bulacağını deklere etmiştir. 2008 ila 2016 yıllarında Obama yönetimi gerek iklim özel temsilcilerini atayarak gerekse dış politika argümanlarıyla tüm ülkelerin soruna çözüm ortağı ederek hem çok taraflılığa hem de iklime sahip çıkmıştır. BMİDÇS müzakereleri, G-20 ve G-7 toplantıları, OECD Bakanlar Toplantısı ve BM Ekonomik ve Sosyal Konsey altında yürütülmüş çalışmalar bu çok taraflılığın bir göstergesi olmuştur. 2015 yılı Aralık ayında gerçekleştirilen Paris İklim Konferansı tüm bu çalışmaların son durağı niteliğinde olmuştur. Böylelikle 2015 yılında Paris Anlaşması oybirliğiyle kabul edilmiştir. Paris Anlaşmasının yapım sürecinin tamamlandığı ve kabul edildiği son haftada ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin tüm ilgili toplantılara katılım sağlaması ve çok taraflılık yaklaşımı ruhuna uygun olarak Paris Anlaşmasının kabul edilmesindeki kararlılığı Anlaşmanın kabulündeki ana faktör olmuştur. John Kerry ilerlemiş yaşına rağmen Paris İklim Konferansının Yüksek Seviyeli Toplantılarına ve diğer toplantılara (gayri resmi ikili ve çoklu görüşmelere) geç saatlere kadar hatta sabahlayarak katılım sağlamış tabiri caizse işi şansa bırakmamıştır. Zaten Paris Anlaşması çok taraflı anlaşmalar için büyük bir başarı olarak gösterilmiş ve son büyük, kapsayıcı ve kararlı uluslararası iklim, çevre ve kalkınma anlaşması olarak yerini almıştır. Ancak Paris İklim Konferansının üzerinden bir yıl geçmeden ABD’de Obama yönetimi yerini Trump yönetimine bırakmış ve küresel iklim değişikliğiyle mücadelede geriye doğru götüren politikalar izlenmeye başlanmıştır. Bunun en belirgin örneği ABD’nin Paris Anlaşmasından çekilmesi olmuştur. Trump yönetiminin tutumu Yeşil İklim Fonu için taahhüt edilen finansal yardımın yeterince yapılmamasına ve Paris Anlaşması Kurallar Kitabı müzakerelerinde yeni küresel karbon piyasalarının (ticaret, vergi ve gönüllü anlaşmalar) durumunun açıklığa kavuşturulamamasına neden olmuştur.

 




 

Son yapılan ABD seçimleri sonucunda Biden’ın başkanlığı ile ABD’nin iklim politikalarına geri dönmesi beklenmektedir. Biden bu beklentiler altında ilk somut adımı atarak Paris Anlaşması’nın mimarlarından olan John Kerry'yi İklim Özel Temsilcisi olarak atamıştır. 2021 yılıyla birlikte Paris Anlaşmasının uygulama sürecinin hızlanacağı, küresel ölçekte düşük karbonlu ekonomiye geçişin, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele için ihtiyaç duyduğu finansman ve teknoloji transferinde ilerlemeler sağlanacağı, çok taraflılığın yeniden ana politika olarak benimsenmesiyle küresel sorunlara küresel ortak çözümler aranacağı anlaşılmaktadır. Bu büyük değişim aslında dünyada çok taraflılık gereğinin 2016 yılında kaldığı yerden devam etmesi olarak da yorumlanabilir. John Kerry’nin bu süreçte geçmişteki tecrübelerine dayanarak iklim değişikliği anlaşmaları için çalışmayan/sorunlu/zayıf maddeler veya eylemler için inisiyatif alarak süratle bir platform kuracağını tahmin ediyorum. Böyle bir duruma hazırlıklı olma adına gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin son birkaç yıldır izlediği iklim değişikliği politikalarını gözden geçirmesi faydalı olacaktır. Küresel iklim değişikliğinin yaşanmaması için mevcut iklim politikalarının yeniden ele alınması elzemdir.