Küresel iklim
değişikliğinin ana nedeni başta sera gazı emisyonları, arazi değişimi /
tahribatı ve ormansızlaşma gibi insan faaliyetleridir. İklim değişikliğiyle
mücadele için uluslararası ölçekte atılan ciddi adımlar 1988 yılında Dünya
Meteoroloji Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler Çevre Programının ortak girişimi
ile kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ile başlamıştır. Bu
panel hazırladığı bilimsel raporlar ile karar vericilere iklim değişikliği konusunda
doğru ve yönlendirici bilgiler sunmaya çalışmıştır. IPCC ilk raporunu 1990
yılında yayınlamış olup bu rapor 1992 yılında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler
Çevre ve Kalkınma Konferansında (Rio Konferansı) Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) kabul edilerek imzaya açılma sürecine
altlık oluşturmuştur. BMİDÇS’ye yeter sayıda ülkenin taraf olmasıyla BMİDÇS
1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Sera gazı emisyonlarının azaltılmasında
gelişmiş ülkelerin sayısal taahhüt alması amacıyla hazırlanan Kyoto Protokolü
de 1997 yılında kabul edilmiş ve 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. BMİDÇS’yi
bir anayasaya benzetecek olursak, Kyoto Protokolü bir yasa nev’inde küresel
iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlamak için tasarlanmıştır. Kyoto
Protokolünün 1997 yılındaki mimari yapısını oluşturan ülkelerin başında Amerika
Birleşik Devletleri (ABD) gelmiştir. ABD’de o dönem Demokratlar yönetimindeydi
ve Al Gore iklim değişikliğiyle mücadeleyi içselleştirmiş Başkan Yardımcısı rolüyle
bilinmekteydi. 2000 yılında, ABD yönetimine Cumhuriyetçilerin geçmesi ve Al Gore’un
Başkanlık seçimini kaybetmesi sonucunda iklim değişikliğinin öncelikli durumu ABD’de
geri düşmüş oldu. 2000-2008 yılları arasında Bush Yönetimi Kyoto Protokolüne
taraf olmadığı gibi iklim değişikliğiyle mücadele için kayda değer bir federal
düzenleme de yapmamıştır. 2008 yılında Demokrat lider Obama’nın yönetime
gelmesiyle iklim değişikliği tekrar ABD’de öncelikli konu olmaya başlamıştır. Obama
ilk iş olarak İklim Özel temsilcisi olarak Todd Stern’i atamış ve bu konuda kararlılığını
göstermiştir. Todd Stern daha önce de Clinton döneminde Al Gore ile birlikte
iklim değişikliği alanında çalışmış deneyimli bir müzakereciydi. Aynı dönemde
uluslararası iklim müzakerelerinde yeni rejim arayışları vardı. 2007 yılında kabul
edilen Bali Eylem Planı ile gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak fakat
farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler ilkelerine göre
emisyon azaltımında/sınırlandırmasında bulunma gereği ortaya çıkmıştır. Uluslararası
iklim müzakereleri bu küresel sorunun ancak küresel ortak çözümlerle son
bulacağını deklere etmiştir. 2008 ila 2016 yıllarında Obama yönetimi gerek
iklim özel temsilcilerini atayarak gerekse dış politika argümanlarıyla tüm
ülkelerin soruna çözüm ortağı ederek hem çok taraflılığa hem de iklime
sahip çıkmıştır. BMİDÇS müzakereleri, G-20 ve G-7 toplantıları, OECD Bakanlar Toplantısı
ve BM Ekonomik ve Sosyal Konsey altında yürütülmüş çalışmalar bu çok
taraflılığın bir göstergesi olmuştur. 2015 yılı Aralık ayında gerçekleştirilen
Paris İklim Konferansı tüm bu çalışmaların son durağı niteliğinde olmuştur. Böylelikle
2015 yılında Paris Anlaşması oybirliğiyle kabul edilmiştir. Paris Anlaşmasının
yapım sürecinin tamamlandığı ve kabul edildiği son haftada ABD Dışişleri Bakanı
John Kerry’nin tüm ilgili toplantılara katılım sağlaması ve çok taraflılık yaklaşımı
ruhuna uygun olarak Paris Anlaşmasının kabul edilmesindeki kararlılığı Anlaşmanın kabulündeki ana faktör
olmuştur. John Kerry ilerlemiş yaşına rağmen Paris İklim Konferansının Yüksek
Seviyeli Toplantılarına ve diğer toplantılara (gayri resmi ikili ve çoklu
görüşmelere) geç saatlere kadar hatta sabahlayarak katılım sağlamış tabiri caizse
işi şansa bırakmamıştır. Zaten Paris Anlaşması çok taraflı anlaşmalar için
büyük bir başarı olarak gösterilmiş ve son büyük, kapsayıcı ve kararlı uluslararası
iklim, çevre ve kalkınma anlaşması olarak yerini almıştır. Ancak Paris İklim Konferansının
üzerinden bir yıl geçmeden ABD’de Obama yönetimi yerini Trump yönetimine bırakmış
ve küresel iklim değişikliğiyle mücadelede geriye doğru götüren politikalar
izlenmeye başlanmıştır. Bunun en belirgin örneği ABD’nin Paris Anlaşmasından
çekilmesi olmuştur. Trump yönetiminin tutumu Yeşil İklim Fonu için taahhüt edilen
finansal yardımın yeterince yapılmamasına ve Paris Anlaşması Kurallar Kitabı müzakerelerinde
yeni küresel karbon piyasalarının (ticaret, vergi ve gönüllü anlaşmalar) durumunun
açıklığa kavuşturulamamasına neden olmuştur.
|
|
|
|
Son yapılan ABD
seçimleri sonucunda Biden’ın başkanlığı ile ABD’nin
iklim politikalarına geri dönmesi beklenmektedir. Biden bu
beklentiler altında ilk somut adımı atarak Paris Anlaşması’nın mimarlarından
olan John Kerry'yi İklim Özel Temsilcisi olarak atamıştır.
2021 yılıyla birlikte Paris Anlaşmasının uygulama sürecinin hızlanacağı,
küresel ölçekte düşük karbonlu ekonomiye geçişin, gelişmekte olan ülkelerin
iklim değişikliğiyle mücadele için ihtiyaç duyduğu finansman ve teknoloji transferinde
ilerlemeler sağlanacağı, çok taraflılığın yeniden ana politika olarak
benimsenmesiyle küresel sorunlara küresel ortak çözümler aranacağı anlaşılmaktadır.
Bu büyük değişim aslında dünyada çok taraflılık gereğinin 2016 yılında kaldığı
yerden devam etmesi olarak da yorumlanabilir. John Kerry’nin bu süreçte
geçmişteki tecrübelerine dayanarak iklim değişikliği anlaşmaları için
çalışmayan/sorunlu/zayıf maddeler veya eylemler için inisiyatif alarak süratle
bir platform kuracağını tahmin ediyorum. Böyle bir duruma hazırlıklı olma adına
gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin son birkaç yıldır izlediği iklim
değişikliği politikalarını gözden geçirmesi faydalı olacaktır. Küresel iklim
değişikliğinin yaşanmaması için mevcut iklim politikalarının yeniden ele
alınması elzemdir.



Eline sağlık, değerlendirmen için teşekkürler...
YanıtlaSilHarika bir yazı olmuş. Kalemine sağlık değerli hocam. İklim değişikliği sadece doğamiz üzerinde değil, aynı zamanda insan uzerinde de çeşitli olumsuz etkiler barındıran bir olgu. Edgar Morin'in ifadesiyle "Bugün ölmekte olna insan kavramı değil, tabiattan ve kendi doğasından kopartılmış, yalıtılmış insan kavramıdır". İklim değişikliği, insanın kendi içindeki yabancılaşma ile doğaya yabancılaşması arasinda sürgit bir etkileşimin bir sonucu olsa gerek. Özellikle pozitivist paradigmanin etkisinde kalan, aklı yücelten ve dogaya egemenliği bir amaç hâline getiren insanoğlunun yüzleşmek zorunda kaldığı bir felakete gidişin kilometre taşlarından olabilir. Bu olumsuz süreci sadece sanayileşme, küreselleşme ve nüfus artışı ile açıklamak kavramsal altyapiyi ve teorik çerçeveyi tam oturtamamak tehlikesini doğurur ki bu da yasanan gelişmeleri teknik boyutlara indirmek tehlikesini beraberinde getirir. Foucault'da karşılaştığımız "panoptikon" kavramı Byung-Chul Han'da dijital boyutları ile ele alınırken denetim, gözetim, özgürlük ve sömürü üzerine detaylı açıklamalar getirmekte, aslında küresel kapitalizmin insan ve insan doğası üzerindeki yıkıcı sonuçlarına odaklanmaktadır. Yazında bahsettiğin ve daha çok siyasal düzlemdeki gelişmeler, hareketli bir dış politikaya sahip olan ABD'de gerekli kamuoyu desteğini bulur ve kalkınma yaklaşımlarının daha insancıl, ekolojiye saygılı ve dengeli bir zeminde tartışılmasına yardımcı olur. Bu yapılırken de yukarıda sözünü ettiğim insan boyutu gözardı edilmez umarım.
YanıtlaSilBu tür yazılar, hem bürokrasiyi hem de akademiyi yakından tanıyan senin gibi değerli hocalarımızın birikim ve öğretileri ile daha bir anlam kazanacak, yeni bakış açılarına bir projeksiyon tutacaktır.
(Maksu)